Anonim said: Şimdi anlaşılmam belki ama bir film vardı sanırım senden görüp izlemiştim adını hatırlayamıyorum bir türlü de onu soracağım. Film okul cinayeti. İki çocuk pompalı tüfekleri her şeyi hazırlayıp okula gidiyorlar. Biri kamuflaj pantolon giyiyor kafasında şapka var diğerini hatırlayamıyorum. Okul bahçesinde birine "burada hiç iyi şeyler olmayacak git buradan" diyor biri. Sonra okula girip kitleyip herkesi öldürüyorlar. Adını hatırlayamıyorumBiliyor musun? Anlatamadım pek ama. Ünlü bir yönetmenindi.

sanırsam bu filmden söz ediyorsun;

http://www.filimadami.com/film/2781/klass/

http://larosaenflorce.tumblr.com/post/61312632979

?

”bir tatlı huzur almaya gitmek… beylikdüzü’nden kalamış’a 5 vesait.”

burası istanbul, 
omuzunu iki kıtaya yaslamış;
ne oralı, ne buralı. 
ne şehir ne ülke,
ne umut ne çare..
beş duyuyla anlaşılmaz,
altıncı his burda çalışmaz.
gerdanından öpesin gelir, 
meydanından kaçasın.. 
bir akşamüstü vapuruna biner aşık olursun,
bir sabah otobüsünde böceğe dönüşürsün. 

burası istanbul,
herkes kaderiyle yarışır, 
yalnız kalabalıklar kalabalık yalnızlıklara karışır. 
gelene hoşgeldin, gidene eyvallah demez. 
kederleri genize, kenefleri denize akar.
her gün binlerce ev soyulur, arabalar çalınır.
dalgalar, dümenler, dolandırıcılar..
yedi yirmidört bir saklanbaç hâlidir,
önün arkan sağın solun çok fena ebeler ve de sobeler seni..
beklemediğin bir günde, bir gecede mutlu bir ânda istanbul çalar.
istanbul’a güvenip önünde ayakkabı bile bağlanmaz.
bedeninden ruhunu çalar,
ruhun duymaz..

peki bu şehrin sizden çaldığını nasıl geri alabilirsiniz?
adaletle?
çalarak?
hayır; 
adaletli çalarak..

Yeni evin ilk kahvaltısı ☕️ (Sisli Ferikoyde’da)

Yeni evin ilk kahvaltısı ☕️ (Sisli Ferikoyde’da)

Bakkala pijamayla gitme özgürlüğü istiyoruz 👊 (Istanbul Feriköy’da)

Bakkala pijamayla gitme özgürlüğü istiyoruz 👊 (Istanbul Feriköy’da)

yahu bu şarkı diyorum, devamı gelmiyor. nedense çok seviyorum bu şarkıyı çok.

her ayın 10’unda ben (temsili)

her ayın 10’unda ben (temsili)

kardeş payı iyi ki var ya

kardeş payı iyi ki var ya

Bence de Erkan Oğur pencere önü çiçeği derken bundan söz etmiyordu. 🌾

Bence de Erkan Oğur pencere önü çiçeği derken bundan söz etmiyordu. 🌾

—MÜLKSÜZLERE ÖZLEM- ›

“Oğuz, İstanbul’da yaşadı. Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de tek bir mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı…” diye bahsediyor Tezer Özlü, ‘Eski Bahçe-Eski Sevgi’ kitabında Hayalet Oğuz için. 
Hayalet Oğuz bugün yaşasaydı nasıl olurdu diye düşündüm geçenlerde, dünyasal ve maddesel dertlerle boğuşan insanların sahiplenmeye olan duyarlılıklarının yarı-katışıksız hallerini gördüğümde. Yegâne varlığımızın hayata tutunabilmesi için başka çıkar yolun olmadığına nasıl inandırdıysak kendimizi, “muhakkak” kelimesinin dâhil olduğu cümlelerimizin devinimliği ve davranışlarımızın yararsızlığı içinde de öylece boğulup öleceğiz. Giderken, hayatta muhakkak diye kendimizi yiyip bitirdiğimiz her şey canlılığını yitirecek. Oysa yabanıl ve açgözlü duygularımızla, durmaksızın para biriktiren, kredi çekip ev alan, ardından bir de araba alan, sonra aldığı evi kiraya veren ve doyumsuz haliyle bir ev daha almak için üstüne para denkleştirip, çevredeki emlak pazarlayıcılarını kovalayan, bu esnada hayatı çoktan kaçırmış olan bizler için yapılabilecek pek de fazla bir şey yok gibi. 
“Metin Eloğlu’nun sergisine gitmiş, bir resmi beğenmiş. Almaya kalkmış. Cebinde kaç parası var, çıkarmış. Kaparo olarak bırakmış onları, adını da resmin altına yazdırmış. Ne ki, bir daha uğramamış sergiye. Metin dert yanıp duruyordu rastladığı kişiye. Hem paranın gerisini ödeyip resmi almıyor, hem de satılmasını engelliyor, diyordu. Bir gün yakaladı Oğuz’u. bir öfke, bir hışım… ‘Ulan, resmin parasını getir, al’ dedi. Oğuz o çelebi haliyle, gayet sakin ‘alacam.’ dedi. ‘yalnız bekle biraz… Hele resmi asabileceğim bir duvar bulayım.’” diye anlatıyor Sezer Duru, ‘O Pera’daki Hayalet’ kitabında Hayalet Oğuz için.
Dört duvara olan düşkünlüğümüzün birazı da resme karşı olsaydı, burjuvaziye olan hayranlığımızın çok azı da kitaplar için olsaydı, kıyafet ve dış görüntümüze olan mutlak bağlılığımız az da olsa müzik için de hayat bulsaydı, yani demek istiyorum ki bu çok az olan derin zevklerden sadece sanatçılar değil toplumdaki her kesim nasiplenebilseydi şimdi nice olurdu halimiz. Elindeki tablet telefonunu nereye koyacağını bilemeyen ama istikrarlı şekilde yanından ayırmayan genç bir adam için tableti kulağına bir türlü yaklaştıramayışını ve fakat arayanla konuşabilmek adına soğuk terler akıtan haliyle baş etmedeki gayretini izlerken Hayalet Oğuz’u düşlüyorum. Görse ne derdi, ne geçirirdi içinden? Yeşilçam’a yüzlerce senaryo kazandırmış bu efsane isim yine filmlerden esinlenirdi ve “şu bizim milyon kere çılgınlığımız” diye hayıflanıp dururdu herhalde kendince.
“Zaten hayalet olan/ Gölge yazar Oğuz’ un ölümü de/ Herhalde kendinden rivayet/ Oğuz’ un cenazesi mi?/ Hayret!/ Hem o hiç uyumaz ki/ Belki de ilk kez oradan/ Kendi kendini Türkçeye çevirecek/Yeni dikilmiş bir kalem selviyle/ Ya da en eski daktilosuyla gecenin/ Yıldızları tuş” diye yazmış Can Yücel “Bir Ölüm İlanı” şiirinde Hayalet Oğuz için. Asıl adı Oğuz Haluk Alplaçin olan Hayalet Oğuz’u tanımamış olmanın yakınmasıyla süregelen hayatımız için Türk Edebiyatı’na kazandırmış olduğu çeviri romanlarını okumak yerinde olur sanırım. Hayalet Oğuz yaşadığı çağda “Adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor..gibilerden kullanmadı. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiydi. Sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu.” biçiminde tanımlanırken, biz ise günümüzde adımızdan bahsettirmek için salt akıldışı tavırlarla değil, aynı zamanda akıllıca giriştiğimiz bu tribün gösterileri içinde boğulup öleceğiz yine. Yine hep, şehirde yeni açılan Amerikan kahvehanesine girebilmek için sıraya dizilen, orada bulunmanın elit olmayla eş değer olduğu sanılan sığ düşünceler içinde geberip gideceğiz. Sonra nazik fakat sahte cümlelerle birbirimizi kandırmaktan usanıp çemkirmeye başladığımızda, ikircikli sesimizin içinde can çekişeceğiz. Ve henüz kapitalizmin eşiğinde mahvettiğimiz yaşantımızın, kapısından içeri tümüyle girdiğimizde nasıl birer insan olacağımızı kim bilir!
Eylül 1928’de doğan ve yine Eylül 1975’te ölen Hayalet Oğuz’u Eskişehir’in bu sıcak Eylül gününde hatırlamak ve hatırlatmaktı tüm niyetim.
1. ‘Dünya Sarsılıyor ( Rock’n Roll)’, Oğuz Haluk Alplaçin, 1956
2. ‘Eski Bahçe-Eski Sevgi’, Tezer Özlü, 1987
3. ‘O Pera’daki Hayalet’, Sezer Duru-Orhan Duru,1996
4. ‘Bir ölüm İlanı’, Can Yücel

hayalet oğuz geçti beyoğlu'ndan.. ›

hayalet oğuz geçti beyoğlu’ndan..
Hayalet Oğuz / Tezer Özlü

Biz yıllardır bu kentte yaşıyoruz. İçimizde ömrü bitenler oldu. Onları oldukça eğlentili törenlerle gömdük. Bu törenlerden ağıt ve içtenlik yönünden en ağır basanı Hayalet Oğuz’un cenaze töreni oldu. Oğuz, İstanbul’da yaşadı. Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de tek bir mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı.

Bir kez bir kadın parmağına yüzük takıp:

-Oğuz, sen benim nişanlımsın, dediyse de, Oğuz kadının başkalarıyla yatıp kalkmasına hiç ses çıkarmadı. Kimseye baskı yapmadı, canlı ya da cansız hiçbir şeye malı gözüyle bakmadı. Nişanlı geldiği gibi gitti. Bu da Oğuz’u ne sevindirdi, ne de üzdü.

Oğuz’u, ilkokulu bitirdiğim yıl Fatih’teki evimizin balkonundan ağabeyimin odasına bakınca görmüştüm. İncecik bir adam, yatakta uyuyordu. Zayıflıktan ölmüş gibiydi. Yüreğim burkuldu. Anneme koştum:

Anne, içeride yatan adam zayıflıktan ölecek, dedim. Oğuz, 21 yıl sonra, 1975 Eylül ayında öldü. 21 yıl süreyle birbirimizi çok sık gördük. Aynı evlerde yaşadık, aynı çevrelerde dolaştık. Aynı kitapları okuduk. O, özellikle yeni çıkan telif kitaplarını ilk günden edinirdi. Ya yazar ona vermiş, ya da Oğuz satın almıştı bile.

Okuyayım, sana bırakırım, derdi.

Ya da en ilginç, en olmayacak satır ve sayfaları bulur, yüksek sesle bana okur, kitabın özünü bir iki dakikada ortaya koyuverir, arkasından bir de şakasını yaptıktan sonra, kitabı bırakır giderdi.

Çoğunlukla da elinde bir İngilizce polisiye roman bulunurdu. Türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmıştı. Adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor… gibilerden kullanmadı. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiydi. Sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu. Yüzlerce film senaryosu yazdı Yeşilçam’a. Bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmemiştir. Parasını alınca da dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırdı.

İyi bir yemek yer, ardından Kulis, Papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlar, oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna:

-Şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim, der, belki o gece Klüp 12’de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirir, ertesi gün bir Bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene Taksim-Beyoğlu çevresinde yaşamına başlardı.

Kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severdi. Beyoğlu’na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurdu. Çok ender insanda rastlanan bir zekası vardı. Ölmeden beş gün önce Bulvar kahvesinde oturuyorduk. Oğuz: E.’ye uğradım. Sen benden daha önce gebereceksin, çok seviniyorum dedi, diye gülerek anlattı. Hepimiz gülüştük. İnsanın, kendi ölümü üzerine, ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekanın bile işi değil. Ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmesi için, Cağaloğlu’nda para araştırması inanılır gerçek değil.

Biz hep “Hayalet ölmez”, diye düşünüyorduk. Onu, Heybeliada sanatoryumuna götürmedik bile. Son yemeğimizi Degüstasyon’da yedik. Salçalı bir dana söylemiş: Ağzının tadını bilen ağabeyin de, hep bu soslu danayı yer burada, demişti. Ben de arsızlıkla onun soslarına ekmek batırmış, bir ay Heybeliada’da dinlen, sakın İstanbul’a inme, biz gelir seni görürüz, demiştim. Erken çıkmıştık lokantadan. İstiklal Caddesi kalabalıktı gene. Havasız ve pisti her zamanki gibi. Oğuz heyecanlı idi. Sanki önemli bir olay onu bekliyordu. Erken yatmak, bir an önce hastaneye gidip, yerine uzanmak istiyordu. Ama bu gidiş hastaneye, ölüme falan değil de, hiç çıkmadığı bir Avrupa yolculuğu, ya da sevdiği bir kadınla buluşacağı sabahı bekleyiş gibiydi.

-Senin de Celal Sılay için yazdığını okudum, dedi.
-Meraklanma, senin ölüm yazını da kaleme alıyorum, dedim.

Gülüştük.

Tünel’e doğru yürüyecekti. Otuz yıldır yaşadığı bu caddede son yürüyüşü olacaktı bu, yorgundu. Ağabeyimin evinde uyuyacaktı, yanında pek tanımadığı bir üniversiteli genç kalacaktı. Bu çocuk onu sabah Ada vapuruna bindirecekti. Ve Oğuz dört gün sonra akciğer kanserinden boğularak ölecekti. Kırk altı yaşında ve kırk altı kilo olarak.

Oğuz öldükten birkaç gün sonra şunları yazmaya çalışmıştım: Sevgili Oğuz İstanbul kentini bu Eylül ayı bıraktı. 3 Eylül 1928’de doğdu. 17 Eylül 1975’de öldü. 1.73 boyunda, 46 kilo idi. Şişli camisi avlusuna tabutunu dört kişi hafif bir çanta taşır gibi getirdi. O zaman tabutun içinde onun yattığına kuşkum kalmadı.

Oğuz’un çok güzel, neredeyse kitap adı gibi “Eğlentili Bir Gömme Töreni” oldu. Mezarına sahip çıkacak bir hısmı bulunamadı. Yanına kimse gömülmesin, mezar cemaatın olmasın diye, tapusu Sinematek Derneği adına çıktı. Oğuz’un çok güzel bir mezarı oldu. Üzerine açık leylek rengi kır çiçekleri diktik. Mezarlıklarda ekmek paralarını çıkaran çocuklar da bol su döktüler. Toprak canlandı. Güzel koktu. Çelenklerini üstüste yığdık. Çocuklar gene diri gonca gülleri suladı. Görevimiz bitmişti.

Otuz kadar yakın dostu Krepen Pasajı’ndaki Neşe Meyhanesinde oturup, onun anısına yedik, rakı içtik, üstelik iştahla yedik. Akşamüstü aşuresi bile pişip geldi.

Beyoğlu’ndan uzaklaşırken biraz sarhoş ama çok üzgündüm.


Oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirdi. Oğuz aylarca da benimle kaldı. Onun konukluğu bir kelebek gibiydi. İnsana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta getirir, bana Alman eğitiminden geçtiğim için, Mutti, derdi.

Yatma saati geldiğinde bir yere kıvrılıp uyuyuverir, sabah yanına erken saatte bile gelinse, hemen bir espri yapardı:

-Ne o, sahura mı kalktın?

Kimsenin görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar, kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup, Bafra sigarasına başlardı.

Oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok daha fazlasını verdi. Dostluk, güleryüz gösterdi onlara. Akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişilebilecek mutlulukların en büyüklerinden sayıyorum.

Balıkpazarı meyhaneleri, Beyoğlu lokanta ve gece kulüpleri, kahveler, Nazmi, Kaptan ve ender olarak gittiği birkaç taşra kentinde geçen bu kısa yaşam, boyutlarına yeryüzünde herkesin erişemeyeceği bir yaşamdı.


Ölümünden altı ay kadar önce, yağışlı bir günde bana küçük bir valizini getirdi. Yıllardır hiç açılmamış. Afrika Han’da, Bülent Oran’da kalmış bir valiz içinden iki taş baskısı örtü çıktı. Yepyeni, onları bana verdi.

-Bunları bir kızla birlikte almıştık, dedi.

Kadının güzelini bilir, bu kadınlara annesi, arkadaşı ve aynı zamanda sevgilisiymiş gibi bakardı. Valizden ayrıca; yedi sekiz yıldır kullanılmamış bir diş fırçası, çoğu bitmiş bir İpana diş macunu, Yüksel Arslan ve Ömer Uluç’la bir fotoğrafı, gene arkadaşlarıyla Bebek’te lokantada bir fotoğrafı, film çalışması yaparken bir fotoğrafı, temiz iki beyaz cin pantolon, fayans üzerine basılmış antik bir oto resmi, kirli çorap ve kirli çamaşır, bir iki ozanın adına imzaladığı kitap, bir iki kolej kitaplığından alınma İngilizce ekonomi kitabı çıktı… hepsi bu, işe yararlarını bana verdi, gerisini attı.

Son olarak kaldığı ağabeyimin evinde, ölümünden sonra şunlar ilişti gözüme: Hastaneye getirmemizi istediği ve temizlettiği pantolonunun üzerinde Türkiye Cumhuriyeti 1960 Anayasası duruyordu. İngilizce bir polisiye romanını yarısına kadar okumuş, kaldığı yeri işaretlemişti, ağabeyimin telefon defterine en çok çalıştığı Yalçın Ofset’in telefon numarasını yazmıştı. Bunun dışında eski gocuğu, hiç yayımlanmamış bir iki şiiri, yazlık ayakkabıları ve şöyle bir not: daktilo otelde, gömlek temizleyiciden alınacak… Ayaspaşa’dan Levent’e… Levent’ten Ayaspaşa’ya… vb.

Yolları araç ve garip bir insan kalabalığının karşıdevrim gibi sardığı İstanbul’u “Katmandu”ya benzetiyor, son aylarında: “Artık gerçekten yaşamak istemiyorum, hiç tadı yok”, diyordu. Ama bunu söylerken soyut bir bunalımı dile getirmiyordu. Oğuz, bunalan bir insan değildi. Onun akıl ve mantığı bu tür gereksizlikleri çoktan aşmıştı. Hiçbir zaman, 

-Sıkıldım, acıktım, uykusuzum, yorgunum, bile demedi.

Akciğer kanserine yakalandığını bilmedi, yakınmadı da,

-Solurken ciğerlerim acıyor, uyutmuyor beni, demekle yetindi.
-Çok hastayım, demedi. Doktorun terimini kullandı: “Çok hastaymışım”, dedi.

Her anlamda olumsuzlaşan İstanbul’u artık istemiyordu ve ölümü de öylesine umursamıyordu ki… hani;

-Beyoğlu’nun tadı kalmadı, artık öteki dünyaya gidelim, der gibi. Ve ölmeden dört gece önce Degüstasyon’un kapısı önünde karşılaştığımız Ali Poyrazoğlu’nun yanağından makas alıyor, 

-Tatlıhayat kurbanları gene nereye? diye takılıyordu.

Keyfim şekil önümden çekil 😝 (Tekirdağ Barbaros Sahil’da)

Keyfim şekil önümden çekil 😝 (Tekirdağ Barbaros Sahil’da)