Bir süre sonra kent yaşamı başlayacak. Tüm işyeri çalışan insanlarla dolacak. Sürekli çalışan fabrikalarda işçiler vardiya değiştirecek. İstasyonlarda trenler duracak. Trenler kalkacak. Gökyüzünde uçan uçaklar, dünyanın belli havaalanlarına doğru göklerde yol alacak. Gemilere arabalar, eşyalar yüklenecek, insanlar binecek. Uykusuz gece geçirenler yorgun kalkacak… Kimi mutlu, kimi acılı, kimi sevgi ile geçirdiği gecenin sabahında uyanacak. Kimi öfke ile. Kimi kendine güne nasıl başkacağını soracak. Kimi bir intiharı düşünecek. Kimi özlem duyduğu bir kenti. Özlem duyduğu bir insanı… Kimi, bugün beklenmedik bir ölümü ölecek. Kimi yalnız dağlar ve tarlalarla tanıdığı dünyasına bakacak. Kimi tanrısına yakaracak. Kimi bir silahla birisini öldürecek. Kimi birilerini öldürmek için bir yere bomba atacak. Bombalı pankart asacak! Kimi ölümle yargılanacak. Kimi barış konferanslarına katılmak üzere uzak ülkelere kısa bir yolculuğa çıkacak. Bütün ülkelerin orduları savaş talimi yapacak. Gazeteler basılmıştır… Radyolar sabah programlarına başlayacak. Akdeniz’de balıkçılar ağlarını çoktan sulara çekmiştir. Akdeniz’de kadınlar kapılarının önlerini çoktan süpürmuş, sulamıştır. Kamyonlar, arabalar yollardadır. Buzhanelerde bugün gömülmeyi bekleyen cesetler vardır.
Sonsuz dünyanın sonsuz yazlarından bir sabah…

Dur. Bırak. Kaynasın kahvenin suyu 
Bana İstanbul’u anlat nasıldı 
Bana boğazı anlat nasıldı 
Haziran titreyişleri kaçak yağmurlar ardı 
Yıkanmış kurunur muydu yine o yedi tepe 
Ana şefkati gibi sıcak güneşte…… 
İnsanlar gülüyordu de 
Trende vapurda otobüste 
Yalanda olsa hoşuma gidiyor söyle 
Hep kahır hep kahır hep kahır hep kahır 
Bıktım be. 

Dur. Bırak kalsın açma televizyonu 
Bana İstanbul’u anlat nasıldı 
Şehirlerin şehrini anlat nasıldı 
Beyoğlu sırtlarından yasak gözlerimle bakıp 
Köprüler Sarayburnu Minareler ve Halice

Deyiverdim mi bir merhaba gizlice 
İnsanlar gülüyordu de 
Trende vapurda otobüste 
Yalanda olsa hoşuma gidiyor söyle 
Hep kahır hep kahır hep kahır hep kahır 
Bıktım be. 

Dur. Bırak. Kımıldama kal biraz öylece ne olur 
Kokun İstanbul gibidir 
Gözlerin İstanbul gecesi 
Şimdi gel sarıl sarıl bana kınalım 
Gök kubbenin altında orda da beraber 
Çok şükür diyerek yeniden başlamanın hayali 
Hasretimin çölünde sanki bir pınar gibi 
İnsanlar gülüyordu de 
Trende vapurda otobüste 
Yalanda olsa hoşuma gidiyor söyle 
Hep kahır hep kahır hep kahır hep kahır 
Bıktım be.

Anonim:

Blogun çok güzel yavru kuş :)


senin gözlüklerin güzelmiş anonim :)

Ayten Öztürk
Ömrünün 20 yılını cezaevinde geçirmiş olan sosyolog İsmail Beşikçi, bazen büyük toplumsal olayların bir kişi odak noktasına konularak anlaşılacağını söyler. İşte Tunceli’de kaçırıldıktan sonra burnu, kulakları ve dudakları kesilmiş, gözleri oyulmuş, kafa derisinin yarısı yüzülmüş halde bulunan Ayten Öztürk’ün acıklı akıbeti tam da böylesine bir mihenk taşıdır. Zira o, işlenmiş faili meçhullerin en vahşi olanıdır.Ayten’in hikayesi uzun yıllar sonra ilk kez geçen yıl TBMM Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu’nda baba Hıdır Öztürk’ün verdiği ifade ile gündeme geldi. Hıdır Öztürk, 21 yıldır kızının katillerinden hesap sorulmasını bekliyor. Pek de umutlu değil. Dönemin valisi, emniyet müdürü, savcısı, sahte rapor veren adli tıp doktorları, jandarma komutanı, işkencecisi bilindiği halde adım atılmadı. Ama baba Öztürk için mesele bu değil artık. O, kızının başına gelenlerin ülkenin başına gelenlerden ayrı olmadığını bildiğinden, Ayten’in hikayesinin asla unutulmamasını istiyor. Bu nedenle kendisinin editörlüğünü üstlendiği, Beşikçi’nin ön sözüyle, onlarca aydının katkılarıyla bir kitap hazırladı. Peri Yayınları’ndan bu hafta çıkacak kitabın adı “Ayten’in Acıklı Akıbetini Anlattılar.”1935’te Dersim’in 12 hanelik Taptik Köyü’nde doğan Hıdır Öztürk, henüz 3 yaşında Dersim kırımıyla tanışır. Annesi onu ormana kaçırıp kurtarır. O günden sonra Hıdır Öztürk’ün aklına devletle asla karşı karşıya gelmemek gerektiği bir damga gibi işlenir. Bu nedenle okuyup memur olur. Kızlarının adını öz be öz Türkçe Aysel, Ayten, Makbule ve Yeter koyar. Aysel’i hayatında ayrımcılığa yer olmasın diye Sünni bir aileden gelen Selim Çürükkaya ile evlendirir. Sakınan göze çöp batar misali, büyük kızı Halkın Kurtuluşu örgütüne katılır. Ve kocasıyla birlikte tutuklanıp Diyarbakır Cezaevi’ne atılır. Hıdır Öztürk korkar, bir oğlunu Hollanda’ya, diğerini İzmir’e gönderir.Aysel cezaevinden ağır hasta çıkar. İki kez ameliyat olur, ikinci ameliyattan beş gün sonra ev basılır ve hasta haliyle gözaltına alınır. Baba Öztürk bir kez daha yıkılır. Hala o günü unutamaz: “On altı gün gözaltında kaldı. Ona ne dediler, ne hakaretlere maruz kaldı, bilmiyoruz. Bırakıldıktan sonra ortalıktan kayboldu. Gidiş o gidiş!” Ve bir gün gazeteden kızının dağa çıktığını öğrenir.1990’larda Tunceli’de Özel İdare’de şef olarak valinin emri altında çalışmaktadır. 1990 yılının sonunda, kızının yurt dışına çıktığını duyar, rahat bir nefes alır. Tam “Hepimizi yakan bu kocaman yangından artık çocuklarımı kurtardım.” diye düşünürken, o uğursuz gün gelip kapısını çalar. 1992’nin ilkbaharında Tunceli Alay Komutanı Albay Mustafa Sabri Yazganarıkan, Hıdır Öztürk’e: “Üç kızını alıp makamıma gel.” diye haber yollar. Öztürk, kızlarına güzel giyinmelerini, komutanın karşısına çıkacaklarını söyler. Çünkü bir devlet memurudur. Komutanın yanında sakallı, zayıf tipli bir adam da vardır. Komutan sık sık ona dönüp “Ahmet Bey” diye hitap eder. Komutan tehditkar bir üslupla şu nasihati verir: “Kendinize dikkat edin, bir şeye bulaşmayın!”27 Temmuz 1992 gecesi, Ayten Öztürk, içinde dört kişinin bulunduğu beyaz renkli Renault marka arabayla kaçırılır. Babası ilk başta devlet olduğuna inanmaz. Çalıştığı işyerinden birilerinin zorla evlenmek için kaçırdığını düşünür. Ne var ki, 11 gün sonra telefon gelir. Elazığ Asri Mezarlığı’na yakın bir arazide yarı gömülü halde bir kadın cesedi bulunmuştur. Anne ve baba gittiklerinde gözlerine inanamaz. Burnu, kulakları, dudakları kesilmiş, kafa derisinin yarısı yüzülmüş, gözleri oyulmuş Ayten’in cesediyle karşılaşırlar.Hıdır Öztürk her yere başvurur. Kızının resmi görevlilerce kaçırılmış olabileceğini söyler. Vali, emniyet müdürü, savcı, alay komutanı bu çabadan rahatsız olurlar. Kapılar yüzüne kapanır. Valinin emriyle lojmandan atılır. Çaresiz emekliliğini ister. Dönemin SHP Milletvekili Zübeyir Aydar’ın yardımıyla Adalet Bakanı Seyfi Oktay’a başvurur. Sonuç çıkmaz. Hayatı boyunca “devlete diklenilmez” diyen Hıdır Öztürk’ün karşısına devlet kale gibi dikilmiştir.2006’da bir gün gazetede “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın resmini görür görmez, baba Öztürk ve kızı Makbule beyninden vurulmuşa döner. Bu resim, o uğursuz temmuz günü komutanlıkta karşılarında duran “Ahmet Bey”in ta kendisidir. Yıllar sonra PKK itirafçısı ve JİTEM tetikçisi Abdülkadir Aygan da olayı doğrular. Aygan, “Ben Ayten’i JİTEM binasında gözlerimle gördüm. Üç gün Diyarbakır’ın Şehitlik semtinde JİTEM’in kullandığı binada kaldı. Üç gün sonra yine bir öğle vakti Yeşil ve ekibi tarafından alınıp götürüldü.” der.Ayten davası, faili meçhuller içinde en çarpıcı ama aynı zamanda en simgesel olanıdır. Çünkü Ayten’in acıklı akıbeti, tüm bir bölge halkına verilen en ağır mesajdır.
Bahadır Özgür

Ayten Öztürk

Ömrünün 20 yılını cezaevinde geçirmiş olan sosyolog İsmail Beşikçi, bazen büyük toplumsal olayların bir kişi odak noktasına konularak anlaşılacağını söyler. İşte Tunceli’de kaçırıldıktan sonra burnu, kulakları ve dudakları kesilmiş, gözleri oyulmuş, kafa derisinin yarısı yüzülmüş halde bulunan Ayten Öztürk’ün acıklı akıbeti tam da böylesine bir mihenk taşıdır. Zira o, işlenmiş faili meçhullerin en vahşi olanıdır.

Ayten’in hikayesi uzun yıllar sonra ilk kez geçen yıl TBMM Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu’nda baba Hıdır Öztürk’ün verdiği ifade ile gündeme geldi. Hıdır Öztürk, 21 yıldır kızının katillerinden hesap sorulmasını bekliyor. Pek de umutlu değil. Dönemin valisi, emniyet müdürü, savcısı, sahte rapor veren adli tıp doktorları, jandarma komutanı, işkencecisi bilindiği halde adım atılmadı. Ama baba Öztürk için mesele bu değil artık. O, kızının başına gelenlerin ülkenin başına gelenlerden ayrı olmadığını bildiğinden, Ayten’in hikayesinin asla unutulmamasını istiyor. Bu nedenle kendisinin editörlüğünü üstlendiği, Beşikçi’nin ön sözüyle, onlarca aydının katkılarıyla bir kitap hazırladı. Peri Yayınları’ndan bu hafta çıkacak kitabın adı “Ayten’in Acıklı Akıbetini Anlattılar.”

1935’te Dersim’in 12 hanelik Taptik Köyü’nde doğan Hıdır Öztürk, henüz 3 yaşında Dersim kırımıyla tanışır. Annesi onu ormana kaçırıp kurtarır. O günden sonra Hıdır Öztürk’ün aklına devletle asla karşı karşıya gelmemek gerektiği bir damga gibi işlenir. Bu nedenle okuyup memur olur. Kızlarının adını öz be öz Türkçe Aysel, Ayten, Makbule ve Yeter koyar. Aysel’i hayatında ayrımcılığa yer olmasın diye Sünni bir aileden gelen Selim Çürükkaya ile evlendirir. Sakınan göze çöp batar misali, büyük kızı Halkın Kurtuluşu örgütüne katılır. Ve kocasıyla birlikte tutuklanıp Diyarbakır Cezaevi’ne atılır. Hıdır Öztürk korkar, bir oğlunu Hollanda’ya, diğerini İzmir’e gönderir.

Aysel cezaevinden ağır hasta çıkar. İki kez ameliyat olur, ikinci ameliyattan beş gün sonra ev basılır ve hasta haliyle gözaltına alınır. Baba Öztürk bir kez daha yıkılır. Hala o günü unutamaz: “On altı gün gözaltında kaldı. Ona ne dediler, ne hakaretlere maruz kaldı, bilmiyoruz. Bırakıldıktan sonra ortalıktan kayboldu. Gidiş o gidiş!” Ve bir gün gazeteden kızının dağa çıktığını öğrenir.

1990’larda Tunceli’de Özel İdare’de şef olarak valinin emri altında çalışmaktadır. 1990 yılının sonunda, kızının yurt dışına çıktığını duyar, rahat bir nefes alır. Tam “Hepimizi yakan bu kocaman yangından artık çocuklarımı kurtardım.” diye düşünürken, o uğursuz gün gelip kapısını çalar. 1992’nin ilkbaharında Tunceli Alay Komutanı Albay Mustafa Sabri Yazganarıkan, Hıdır Öztürk’e: “Üç kızını alıp makamıma gel.” diye haber yollar. Öztürk, kızlarına güzel giyinmelerini, komutanın karşısına çıkacaklarını söyler. Çünkü bir devlet memurudur. Komutanın yanında sakallı, zayıf tipli bir adam da vardır. Komutan sık sık ona dönüp “Ahmet Bey” diye hitap eder. Komutan tehditkar bir üslupla şu nasihati verir: “Kendinize dikkat edin, bir şeye bulaşmayın!”

27 Temmuz 1992 gecesi, Ayten Öztürk, içinde dört kişinin bulunduğu beyaz renkli Renault marka arabayla kaçırılır. Babası ilk başta devlet olduğuna inanmaz. Çalıştığı işyerinden birilerinin zorla evlenmek için kaçırdığını düşünür. Ne var ki, 11 gün sonra telefon gelir. Elazığ Asri Mezarlığı’na yakın bir arazide yarı gömülü halde bir kadın cesedi bulunmuştur. Anne ve baba gittiklerinde gözlerine inanamaz. Burnu, kulakları, dudakları kesilmiş, kafa derisinin yarısı yüzülmüş, gözleri oyulmuş Ayten’in cesediyle karşılaşırlar.

Hıdır Öztürk her yere başvurur. Kızının resmi görevlilerce kaçırılmış olabileceğini söyler. Vali, emniyet müdürü, savcı, alay komutanı bu çabadan rahatsız olurlar. Kapılar yüzüne kapanır. Valinin emriyle lojmandan atılır. Çaresiz emekliliğini ister. Dönemin SHP Milletvekili Zübeyir Aydar’ın yardımıyla Adalet Bakanı Seyfi Oktay’a başvurur. Sonuç çıkmaz. Hayatı boyunca “devlete diklenilmez” diyen Hıdır Öztürk’ün karşısına devlet kale gibi dikilmiştir.

2006’da bir gün gazetede “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın resmini görür görmez, baba Öztürk ve kızı Makbule beyninden vurulmuşa döner. Bu resim, o uğursuz temmuz günü komutanlıkta karşılarında duran “Ahmet Bey”in ta kendisidir. Yıllar sonra PKK itirafçısı ve JİTEM tetikçisi Abdülkadir Aygan da olayı doğrular. Aygan, “Ben Ayten’i JİTEM binasında gözlerimle gördüm. Üç gün Diyarbakır’ın Şehitlik semtinde JİTEM’in kullandığı binada kaldı. Üç gün sonra yine bir öğle vakti Yeşil ve ekibi tarafından alınıp götürüldü.” der.

Ayten davası, faili meçhuller içinde en çarpıcı ama aynı zamanda en simgesel olanıdır. Çünkü Ayten’in acıklı akıbeti, tüm bir bölge halkına verilen en ağır mesajdır.

Bahadır Özgür