Hırsızsın ve kesiksin 
Bu halinle sevemezsin 
Ah derim ol yat üzerime 
Duyan olan, sesi gören 
Bilen durur, ört üstünü 

Sen içime düştün kalsan yani 
Her yerimi kestin tuz ver yani

Anonim:

Kaç yaşındasın ve nerede yaşıyorsun ?


19 yaşımdayım istanbul

"İnsan doğanın bir parçası. Beyni de öyle. Dolayısıyla insan beyninin ürünleri de doğanın bir parçası. Toprağa karışamayan plastikten doğanın dengesini bozacak kadar şiddetli hidrojen bombasına kadar, her şey doğal. Kimse insanın doğaya zarar verdiğini bana anlatmasın. Çünkü bu imkansız. Çünkü doğaya zarar veren doğanın kendisidir. Düzeneği böyle çalışır. İçinde barındırdığı insan zekasıyla, depremleriyle harekete geçen volkanik dağlarıyla, doğa kendine zarar verme eğilimi olan yaramaz bir çocuk gibidir. Bir nükleer santralin bir ağaçtan farkı yoktur. İkisi de doğaldır çünkü doğanın içinden gelir. Biri insandan diğeri topraktan. Teknolojiyi doğallıktan uzaklaşma olarak görenlerin salak olduklarını düşünüyorum. Tabii bunlar işin teknik yanı. Bir de bu tekniğin psikoloji ve sosyolojiye yansımaları var. İnsanların çırpınırcasına savundukları gibi, doğallık, yemeği elle yemek, sahte mimiklerden kaçınmak, dürüst olmak, sosyal maskeler takmamak değildir. Doğallığın bütün bunlarla hiçbir alakası yoktur. Mağaralarda ya da saraylarda yaşamıyoruz . Her çağın kendine ait bir doğallığı vardır. Bu çağın doğallığı da insanın üstünde bir karakter taşımamasıdır. Doğal olmak isteyen insan çağın gereklerine boyun eğecek ve karakterini her sabah yenileyecektir. Geçmişten gelen doğallık bugün işe yaramaz. Maymunlar gibi davranmanın ve adını da doğallık koymanın salaklıktan başka bir şey olmadığını herkesin anlaması lazım. Bu çağda gerçek doğallık, yapay olduğu için aşağılanan insani davranışların tümüdür. Nefret etmesine rağmen patronunun yüzüne gülen insan doğaldır. Lokantada , yan masadaki kadının çantasından yola çıkarak onu yargılayan kadın doğaldır. Moda olduğu için zevk almadıkları müzikleri dinleyen çocuklar doğaldır. Çünkü bütün bunlar 2002 yılının modasında vardır. Sürekli eleştirilen bu tavırlara karşı sunulan doğallık yalanı kullanma tarihi geçmiş bir antibiyotiğe ümit bağlamak gibidir. Bu çağda insanlardan cesur, dürüst, idealist, tutarlı, onurlu olmalarını beklemek günün doğallığına aykırı bir yapaylığı savunmaktır."
—
'dejenerasyon!' anahtar kelime bu. dejenerasyon kelimesinin anlamı istemli olarak çarpıtılmıştır. kimler tarafından. tabiki komünistler. komünistler kelimenin anlamını bozulma, özünü yitirme olduğunu sanmamız için ellerinden geleni yapmışlardır. oysa fransızcada 'de' ön eki olumsuzluk, yokluk belirtilirken'jenerasyon' da nesil anlsevgi gelir. dalayısıyla dejenarasyonun gerçek anlamı nesilsizliktir. ve kelimeyi icat etmiş olan kişi insanlığın varacağı noktayı doğru tahmin eden müthiş bir sosyolog ve politilogdur. çünkü günümüz neslinin adı konmuştur. biz ne x-generationuz ne y-generation ne de başka bir nesil. bizim neslimizin adı dejenarasyondur. yani neslsizler nesli. en korkulması gereken nesil. çünkü hiç bir tanımı, sınırı, kuralı yok. muhtemelen son nesil olacak. belki binlerce yıl sürecek ama son olacak. dünya adındaki tiyatronun perdesini türkler kapatacak. bu gerçeğin farkına varmamız istenmediği için de, dejenerasyon kelimesinin önemini yitirmesi ve sözlükteki on binlerce kelimenin arasında kaybolması için ellerinden geleni yapıyorlar. türklüğe ve dejenerasyona ait olduğunu anlayan bir çocuğun oksijenden bağımsızlaşmış olması gibi olacağını bildiklerinden, bunun ortaya çıkmasını engelliyorlar.

—-

Bir kitap okumuştum. Adını hatırlamıyorum. İçinde bir domino teorisi vardı. Domino taşlarını bilirsin. Önce özenle dizilirler sonra tek bir fiskeyle hepsi teker teker yıkılır. Ancak romandaki hikâyede domino taşlarından oluşmuş zincirin iki tarafına da aynı anda dokunuluyor. Ve zincir aynı anda iki taraftan yıkılmaya başlıyor. Zincirdeki domino taşı sayısı tek. İki uçtan birbirini yıkarak ilerleyen taşlar tam ortadaki taşın iki yanına da aynı anda çarpıyor. Ortadaki taş aynı anda, aynı güçte iki darbeyi, iki tarafından aldığı için ayakta kalıyor. Bütün yıkılmış taşların arasında tek başına duruyor. İşte roman böyle bir şeyi anlatıyordu…
Domino taşlarından oluşmuş zincirin bir ucu geçmiş, diğer ucu gelecek. Yıkılıyorlar teker teker ve şimdiki zaman kalıyor ayakta. Geçmiş ve gelecek sıkıştırdığı için, ayakta kalan sadece şu an. Şimdiki zamana mahkûm olmuş insanlar. Hareket edemeyen o domino taşı gibi felç geçirmiş insanlar. Geçmiş, anılarla zihnimde, gelecekse tahminlerimle zihnimde. Hepsi acı dolu. Hepsinde kırılan hayaller var. Her saniye içimde hissettiğim geçmiş, şimdiki zaman ve gelecekle dolu aklımla donup kaldığımı görüyorum. Bütün heykeller gibi ben de sadece zaman içinde hareket ediyorum. Yani yaşlanıyorum. Elimden başka bir şey gelmiyor. Tabi her anın içinde üç zamanı da yaşayarak yaşlanıyorum ve bu beni delirtiyor. İnsanın üç zamanlı bir canlı olmasından nefret ediyorum. Aynı anda geri, park ve ileriye takılmış otomatik vitesli bir arabanın motoru ne gürültü çıkarabilirse, bin katını ben her saniye aklımda duyuyorum.

—

Gelecek, geçmişin merhametine kalmıştır ve insan, ikisinin arasında bir kurbandır.

—

"İnsan kendini öğrendi."
"Sonra başını kaldırdı ve diğer insanlara baktı."
"Evet."
"İnsan paradan önce harcamayı öğrendi."
"Sonra harcayacağı bir şey kalmadı ve diğer insanlara baktı."
"Evet."
"Diğerleri ne yapıyorsa o da aynısını yapmaya başladı."
"Yani kendini harcadı."
"Evet."
"Ve insanın başına kendisinin getirdiği en büyük felaket olan…"
"Heba…"
"Dönemi başladı."

—-

‘Piçlik insanın son halidir. Daha ilerisi yoktur. Daha ilerisi ölümdür. Bu yüzden kendilerinden önceki kuşakların “kendimden nefret ediyorum ve ölmek istiyorum” diye haykırdığı aynalara, “ölümden nefret ediyorum ve kendimi istiyorum” diye fısıldarlar.

—

Baba olmayı seçenler sadece taraflardan birinin ölümüyle sona erebilecek bir sözleşmenin altını belki kanlarıyla değil ama spermleriyle imzalamış olan kişilerdir.

—-

Bazen dünyanın bir kasa olduğunu düşünüyorum. Tanrı’nın parasının sakladığı bir kasa. Para biriminin insan olduğu bir evrendeki küçük bir kasa. Tanrı’nın paraya ihtiyacı olduğu zaman büyük savaşlar, felaketler, ölümler oluyor. Ölenler harcanıyor. Kalanlarsa faiz yaratmak için ürüyor.
"Eğer öyle olsaydı biz, nereden geldiği belli olmayan sahte paralar olurduk. Hiçbir yerde geçmeyen sahte insanlar."

"İnsan doğanın bir parçası. Beyni de öyle. Dolayısıyla insan beyninin ürünleri de doğanın bir parçası. Toprağa karışamayan plastikten doğanın dengesini bozacak kadar şiddetli hidrojen bombasına kadar, her şey doğal. Kimse insanın doğaya zarar verdiğini bana anlatmasın. Çünkü bu imkansız. Çünkü doğaya zarar veren doğanın kendisidir. Düzeneği böyle çalışır. İçinde barındırdığı insan zekasıyla, depremleriyle harekete geçen volkanik dağlarıyla, doğa kendine zarar verme eğilimi olan yaramaz bir çocuk gibidir. Bir nükleer santralin bir ağaçtan farkı yoktur. İkisi de doğaldır çünkü doğanın içinden gelir. Biri insandan diğeri topraktan. Teknolojiyi doğallıktan uzaklaşma olarak görenlerin salak olduklarını düşünüyorum. Tabii bunlar işin teknik yanı. Bir de bu tekniğin psikoloji ve sosyolojiye yansımaları var. İnsanların çırpınırcasına savundukları gibi, doğallık, yemeği elle yemek, sahte mimiklerden kaçınmak, dürüst olmak, sosyal maskeler takmamak değildir. Doğallığın bütün bunlarla hiçbir alakası yoktur. Mağaralarda ya da saraylarda yaşamıyoruz . Her çağın kendine ait bir doğallığı vardır. Bu çağın doğallığı da insanın üstünde bir karakter taşımamasıdır. Doğal olmak isteyen insan çağın gereklerine boyun eğecek ve karakterini her sabah yenileyecektir. Geçmişten gelen doğallık bugün işe yaramaz. Maymunlar gibi davranmanın ve adını da doğallık koymanın salaklıktan başka bir şey olmadığını herkesin anlaması lazım. Bu çağda gerçek doğallık, yapay olduğu için aşağılanan insani davranışların tümüdür. Nefret etmesine rağmen patronunun yüzüne gülen insan doğaldır. Lokantada , yan masadaki kadının çantasından yola çıkarak onu yargılayan kadın doğaldır. Moda olduğu için zevk almadıkları müzikleri dinleyen çocuklar doğaldır. Çünkü bütün bunlar 2002 yılının modasında vardır. Sürekli eleştirilen bu tavırlara karşı sunulan doğallık yalanı kullanma tarihi geçmiş bir antibiyotiğe ümit bağlamak gibidir. Bu çağda insanlardan cesur, dürüst, idealist, tutarlı, onurlu olmalarını beklemek günün doğallığına aykırı bir yapaylığı savunmaktır."

'dejenerasyon!' anahtar kelime bu. dejenerasyon kelimesinin anlamı istemli olarak çarpıtılmıştır. kimler tarafından. tabiki komünistler. komünistler kelimenin anlamını bozulma, özünü yitirme olduğunu sanmamız için ellerinden geleni yapmışlardır. oysa fransızcada 'de' ön eki olumsuzluk, yokluk belirtilirken'jenerasyon' da nesil anlsevgi gelir. dalayısıyla dejenarasyonun gerçek anlamı nesilsizliktir. ve kelimeyi icat etmiş olan kişi insanlığın varacağı noktayı doğru tahmin eden müthiş bir sosyolog ve politilogdur. çünkü günümüz neslinin adı konmuştur. biz ne x-generationuz ne y-generation ne de başka bir nesil. bizim neslimizin adı dejenarasyondur. yani neslsizler nesli. en korkulması gereken nesil. çünkü hiç bir tanımı, sınırı, kuralı yok. muhtemelen son nesil olacak. belki binlerce yıl sürecek ama son olacak. dünya adındaki tiyatronun perdesini türkler kapatacak. bu gerçeğin farkına varmamız istenmediği için de, dejenerasyon kelimesinin önemini yitirmesi ve sözlükteki on binlerce kelimenin arasında kaybolması için ellerinden geleni yapıyorlar. türklüğe ve dejenerasyona ait olduğunu anlayan bir çocuğun oksijenden bağımsızlaşmış olması gibi olacağını bildiklerinden, bunun ortaya çıkmasını engelliyorlar.

—-

Bir kitap okumuştum. Adını hatırlamıyorum. İçinde bir domino teorisi vardı. Domino taşlarını bilirsin. Önce özenle dizilirler sonra tek bir fiskeyle hepsi teker teker yıkılır. Ancak romandaki hikâyede domino taşlarından oluşmuş zincirin iki tarafına da aynı anda dokunuluyor. Ve zincir aynı anda iki taraftan yıkılmaya başlıyor. Zincirdeki domino taşı sayısı tek. İki uçtan birbirini yıkarak ilerleyen taşlar tam ortadaki taşın iki yanına da aynı anda çarpıyor. Ortadaki taş aynı anda, aynı güçte iki darbeyi, iki tarafından aldığı için ayakta kalıyor. Bütün yıkılmış taşların arasında tek başına duruyor. İşte roman böyle bir şeyi anlatıyordu…

Domino taşlarından oluşmuş zincirin bir ucu geçmiş, diğer ucu gelecek. Yıkılıyorlar teker teker ve şimdiki zaman kalıyor ayakta. Geçmiş ve gelecek sıkıştırdığı için, ayakta kalan sadece şu an. Şimdiki zamana mahkûm olmuş insanlar. Hareket edemeyen o domino taşı gibi felç geçirmiş insanlar. Geçmiş, anılarla zihnimde, gelecekse tahminlerimle zihnimde. Hepsi acı dolu. Hepsinde kırılan hayaller var. Her saniye içimde hissettiğim geçmiş, şimdiki zaman ve gelecekle dolu aklımla donup kaldığımı görüyorum. Bütün heykeller gibi ben de sadece zaman içinde hareket ediyorum. Yani yaşlanıyorum. Elimden başka bir şey gelmiyor. Tabi her anın içinde üç zamanı da yaşayarak yaşlanıyorum ve bu beni delirtiyor. İnsanın üç zamanlı bir canlı olmasından nefret ediyorum. Aynı anda geri, park ve ileriye takılmış otomatik vitesli bir arabanın motoru ne gürültü çıkarabilirse, bin katını ben her saniye aklımda duyuyorum.

Gelecek, geçmişin merhametine kalmıştır ve insan, ikisinin arasında bir kurbandır.

"İnsan kendini öğrendi."

"Sonra başını kaldırdı ve diğer insanlara baktı."

"Evet."

"İnsan paradan önce harcamayı öğrendi."

"Sonra harcayacağı bir şey kalmadı ve diğer insanlara baktı."

"Evet."

"Diğerleri ne yapıyorsa o da aynısını yapmaya başladı."

"Yani kendini harcadı."

"Evet."

"Ve insanın başına kendisinin getirdiği en büyük felaket olan…"

"Heba…"

"Dönemi başladı."

—-

‘Piçlik insanın son halidir. Daha ilerisi yoktur. Daha ilerisi ölümdür. Bu yüzden kendilerinden önceki kuşakların “kendimden nefret ediyorum ve ölmek istiyorum” diye haykırdığı aynalara, “ölümden nefret ediyorum ve kendimi istiyorum” diye fısıldarlar.

Baba olmayı seçenler sadece taraflardan birinin ölümüyle sona erebilecek bir sözleşmenin altını belki kanlarıyla değil ama spermleriyle imzalamış olan kişilerdir.

—-

Bazen dünyanın bir kasa olduğunu düşünüyorum. Tanrı’nın parasının sakladığı bir kasa. Para biriminin insan olduğu bir evrendeki küçük bir kasa. Tanrı’nın paraya ihtiyacı olduğu zaman büyük savaşlar, felaketler, ölümler oluyor. Ölenler harcanıyor. Kalanlarsa faiz yaratmak için ürüyor.

"Eğer öyle olsaydı biz, nereden geldiği belli olmayan sahte paralar olurduk. Hiçbir yerde geçmeyen sahte insanlar."

Okula giderken…
Bende okula gitmiştim; 8.4 ten evvel
İşte okula giderken, 3. sınıfta öğretmen hayat bilgisi yazılısında yaprağın görevi nedir diye sormuştu
-Sen ne cevap vermiştin?
Dalından düşmemektir demiştim.
-Vay be! Yaprağın görevi daldan düşmemektir.
Sıfırı çakmıştı hoca
- Ne biçim hocaymış o be, yuhh! Bu cevaba sıfır mı verilir?
- Eee fotosentez felan demeyince tabi…
- Fotosentez niye yapılır oğlum? Yine aynı cevap; yaşamak için.
- Ama nasıl yaşamak? Yaşamak var bide yaşamak var di mi yani
- Bizimkisi de bir tür yaşamak denebilir tabi ki
- İnsan ne ile yaşar tayfa?İşi can yakmak, yıkmak
- O zaman o yaprak çürür ki dalında
- Çürüse de kalır ama
- İnsanın kalbini düşün tayfa. bak burda ki kalbinin çürüdüğünü düşün, koktuğunu…
- Merhametsiz
- Sevgisiz
- Adaletsiz
- Şahsiyetsiz
- Kalpsiz
- Kifayetsiz
- Muhteris ve yalnız
= İNSAN NE İLE YAŞAR?
— İnsan neyle yaşar, ömür boyunca—
—İşi can yakmak, soymak, dövmek, yiyip yutmak—
—Bu dünyada böyle yaşanır ancak—
—Şart insana insanlıktan çıkma—
—Gerçek bu ne kadar tuhaf bulsan da—
—Yalnız kötülükle yaşar insan—
—Gerçek bu ne kadar tuhaf bulsan da—
—Yalnız kötülükle yaşar insan—
 Öyle yaşamak olmaz

http://www.youtube.com/watch?v=QZO7ACD6_cQ

Bir süre sonra kent yaşamı başlayacak. Tüm işyeri çalışan insanlarla dolacak. Sürekli çalışan fabrikalarda işçiler vardiya değiştirecek. İstasyonlarda trenler duracak. Trenler kalkacak. Gökyüzünde uçan uçaklar, dünyanın belli havaalanlarına doğru göklerde yol alacak. Gemilere arabalar, eşyalar yüklenecek, insanlar binecek. Uykusuz gece geçirenler yorgun kalkacak… Kimi mutlu, kimi acılı, kimi sevgi ile geçirdiği gecenin sabahında uyanacak. Kimi öfke ile. Kimi kendine güne nasıl başkacağını soracak. Kimi bir intiharı düşünecek. Kimi özlem duyduğu bir kenti. Özlem duyduğu bir insanı… Kimi, bugün beklenmedik bir ölümü ölecek. Kimi yalnız dağlar ve tarlalarla tanıdığı dünyasına bakacak. Kimi tanrısına yakaracak. Kimi bir silahla birisini öldürecek. Kimi birilerini öldürmek için bir yere bomba atacak. Bombalı pankart asacak! Kimi ölümle yargılanacak. Kimi barış konferanslarına katılmak üzere uzak ülkelere kısa bir yolculuğa çıkacak. Bütün ülkelerin orduları savaş talimi yapacak. Gazeteler basılmıştır… Radyolar sabah programlarına başlayacak. Akdeniz’de balıkçılar ağlarını çoktan sulara çekmiştir. Akdeniz’de kadınlar kapılarının önlerini çoktan süpürmuş, sulamıştır. Kamyonlar, arabalar yollardadır. Buzhanelerde bugün gömülmeyi bekleyen cesetler vardır.
Sonsuz dünyanın sonsuz yazlarından bir sabah…

Dur. Bırak. Kaynasın kahvenin suyu 
Bana İstanbul’u anlat nasıldı 
Bana boğazı anlat nasıldı 
Haziran titreyişleri kaçak yağmurlar ardı 
Yıkanmış kurunur muydu yine o yedi tepe 
Ana şefkati gibi sıcak güneşte…… 
İnsanlar gülüyordu de 
Trende vapurda otobüste 
Yalanda olsa hoşuma gidiyor söyle 
Hep kahır hep kahır hep kahır hep kahır 
Bıktım be. 

Dur. Bırak kalsın açma televizyonu 
Bana İstanbul’u anlat nasıldı 
Şehirlerin şehrini anlat nasıldı 
Beyoğlu sırtlarından yasak gözlerimle bakıp 
Köprüler Sarayburnu Minareler ve Halice

Deyiverdim mi bir merhaba gizlice 
İnsanlar gülüyordu de 
Trende vapurda otobüste 
Yalanda olsa hoşuma gidiyor söyle 
Hep kahır hep kahır hep kahır hep kahır 
Bıktım be. 

Dur. Bırak. Kımıldama kal biraz öylece ne olur 
Kokun İstanbul gibidir 
Gözlerin İstanbul gecesi 
Şimdi gel sarıl sarıl bana kınalım 
Gök kubbenin altında orda da beraber 
Çok şükür diyerek yeniden başlamanın hayali 
Hasretimin çölünde sanki bir pınar gibi 
İnsanlar gülüyordu de 
Trende vapurda otobüste 
Yalanda olsa hoşuma gidiyor söyle 
Hep kahır hep kahır hep kahır hep kahır 
Bıktım be.